“Keşkeleriniz oldu mu hiç bu hayatta?” diye sorsam, eminim ki birçoğunuzun zihninde ufacık da olsa bir şeyler canlanacaktır. Otuzlu yaşlarının ortasını yeni geçmiş bir müzisyen ve akademisyen olarak ben, bazen kendimi 1950’lerin, 80’lerin o kendine has dokusunu hayal ederken buluyorum. Bu belki tam bir “keşke” değil ama yaşanması arzulanan derin bir niyet…
Peki, neden mi buraya savruldum?
Geçtiğimiz Anneler Günü’nde, daha önce de aynı sahneyi paylaşma onuruna eriştiğim, Klasik Türk Müziği’nin usta icracısı kıymetli Çiğdem Yarkın’ı Kocaeli’de ağırlama fırsatı buldum. Sahne öncesi o samimi kucaklaşmamız tatlı bir sohbet ve hemen ardından o büyüleyici sesin yükselmesiyle, zaman benim için bir anda geriye doğru akmaya başladı.
Şarkılar Çiğdem Hoca’nın sesinde yeniden anlam kazanırken; kendimi taş plakların o buğulu tınısında, henüz beton yığınına dönmemiş eski İstanbul’un o zarif atmosferinde buldum. Bir vapur güvertesinde, elimde bir bardak çay, huzurlu bir hayale dalmış bir yolcu gibiydim.
Eskilerin o güzel anıları; sevginin, ayrılığın ve aşkın en saf haliyle harmanlandığı o kaliteli müzik… İnsanların birbirine “beyefendi”, “hanımefendi” diye hitap ettiği, Türkçenin bir mücevher gibi işlendiği o nezaket dolu yıllar, taş plak kayıtlarından süzülüp zihnime doluştu. Kendi kendime sordum: Duyguların bu kadar silikleşmediği, hayatın bu denli karmaşık bir koşuşturmaya evrilmediği o dönemde yaşasaydım nasıl olurdu? Evimin bir köşesinde gramofon çalsaydı ve ben kendimi bir Yeşilçam filminin o naif duyguları içinde bulsaydım…
Konser çıkışında dinleyicilerle gerçekleştirdiğimiz o hoş sohbetler, insanların gözlerindeki o parıltı, ruhumdaki bu nostaljik rüzgarı daha da güçlendirdi. Hele ki kıymetli Çiğdem Yarkın’ın sahnede o kendine has mütevazılığıyla ismimi zikretmesi, zarafetin ne kadar zamansız bir değer olduğunu bir kez daha hatırlattı bana. Günümüzün hızlı tüketim alışkanlıklarından ve hayat pratiklerinden sıyrılıp, o şarkıların naifliğinde kaybolmak eşsiz bir deneyimdi.
Sanırım bir “keşkem” olacaksa o da şudur:
Keşke zaman çok daha yavaş aksa da o güzel sesle, o eşsiz atmosferde biraz daha vakit geçirebilseydim. Adı “eski” olan ama ruhu asla eskimeyen o asil duyguların arasında…
Konser repertuvarındaki o meşhur Avni Anıl bestesinde geçtiği gibi:
*”Çoktan unuturdum ben seni çoktan… Ah bu şarkıların gözü kör olsun.”*
Gerçekten de; bizi zamandan koparıp geçmişin o en saf köşesine götüren bu şarkıların gözü kör olsun.




YORUMLAR